MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adınız:
  

Şifreniz:
  





Forum İstatistikleri
Toplam Üyeler:» Toplam Üyeler: 4
Son Üye:» Son Üye: WebmasterEmrah3
Toplam Konular:» Toplam Konular: 1,570
Toplam Yorumlar:» Toplam Yorumlar: 1,625

Detaylı İstatistikler Detaylı İstatistikler

Forumda Ara

(Gelişmiş Arama)

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



   

"Ayağını Sıcak Tut, Başını Serin" Sünnetmidir Yoksa Atasözümü?

Ayağını sıcak tut başını serin deyimi, ya da Türk atasözü, bazılarınca yanlış, bazılarınca Doğru bir söz olaraktan irdeleniyor.

Bu atalarca test edilmiş, ve bu söze varılmış bir söz ki, o Atalar, yani eski çağda kalmış, atalar değil sadece, Anunaküleri o piramitleri nasıl yaptıklarını, yine mu kıtasını, agartayı düşündüğümüz zaman, onların da, bizim teknolojik seviyemize ulaştıklarını, anlayabiliriz, ve onlar da öyle cahil insanlar değildi, cahil insanların sözü değil bu sözler.

şimdi bu meseleyi biraz açıklığa kavuşturursak

Peygamberimizin Arabistan gibi sıcak bir ülkede, yün takke giydiğini düşündüğümüz zaman, insan garipsiyor, ve yün öyle bir doku ki, yazın serin, kışın sıcak tutuyor, bunu Muhammed O günkü fizik ve Kimya ve biyoloji bilgisi ile nereden biliyordu, Aynen taş binalar da, duvarları taştan olan binalarda, odanın içini bir defa ısıttığın zaman, kışın sıcaklığı dışarı salmadığı için, sıcak kalıyor, Yazın da dışarısının sıcağını içeri almadığı için, serin kalıyor, bugün bunun için, İzocam diye, taşı parçalayıp toz haline getirmişler, veya kumu, yani kum cam demek, camın ana yapısı, Öyle olunca izocam, yani cam tozu, yani kum tozu ya da taş tozu, iki çeşit zaten İzocam var, bir cam parçacıklarından yapılan, bir de taş parçacıklarından yapılan, aslında ikisi de aynı, camın ana yapısıda zaten kumtaş  da aynı görevi yapıyor, bugün çatıyı İzocam la kaplatmak demek, işte ısı kaybına engel oluyor, Aynen taş binaların fonksiyonu gibi.

şimdi biraz geri dönelim konumuza, başı Serin ayağı sıcak tutmak

Bundan önceki haftalarda yaptığımız sohbette demiştik ki, kar yağması için, ya da yağmur yağması için, Aynen Çaydanlıktaki suyun kaynadığı zaman, buharın kapağı atacak derecede yükselmesi, Hatta çaydanlığı ve kapağını Fırlatması atmasına neden oluyor, çünkü suyun içindeki genleşen hava, buharlaşıp, buhar gücüyle, kapağı yukarı kaldırıyor, ve Aynen alkollü termometrelerde de, o kırmızı sıvı, sıcaklık yükselince yukarı çıkıyor, bize dereceyi gösteriyor, Soğuyunca O kırmızı gösterge Aşağı iniyor, bu bize neyi anlatır, bizim vücudumuzdaki kırmızı Sıvı ne, kan, ve tansiyon yükseldi ne demek, yani motor hararet yaptı, sıcaklıktan kanı kaynattı, kan da kaynayınca tepenin attı, sinirlendin, yaz günü sinirlenen çok olur, sıcaktan, Bir de Ramazan'da, neden Tepesi atmıştır adamın Çaydanlığın kapağı atmış, Çaydanlığın kapağı neden atıyor, kaynadığından, Peygamberimiz ne demiş, sinirlenmek şeytandandır, şeytan cehennemin hatibi diyor zaten, Kur'an'da kendisini Allah'ın ateşten yarattığını, ve insanı topraktan yarattığını, O yüzden ateşin topraktan üstün olduğunu söylüyor, o zaman hiddetlenmek şeytandandır demiş peygamberimiz, işte bir hiddetlenince, bir de vücudumuz yani Kalbimiz hararet yapıp, motor su kaynatınca, yani vücudun suyu, esas Suyu, Kan sıvısıdır, işte kalpte hararet yapınca, aynı termometredeki kırmızı sıvının yükselmesi gibi, kan beynine vuruyor, beyine vurunca, işte aklı dumura uğratıyor, işte sinirlenme ve benzeri yine şeytanın ahlakı olan hiddetlenme de, aynı şekilde Kanı tepeye fırlatıyor, ve tansiyon çıkıyor, yükseliyor, O yüzden, Peygamberimiz demiş ki, hiddetlendiğiniz zaman, ayaktaysanız oturun, oturuyorsunuz yatın, veyahut gidin güzelce abdest alın, hiddetiniz geçer demiş, Bunu Peygamberimiz nereden biliyordu ki, Allah bildirmiş olmasa, bunu bir kitapta mı okudu, Hayır, Allah ona ilham etti, ve kalbine doğdu bildi. işte Su, soğuk su, O termometredeki kırmızı sıvının alt tarafını soğuttuğumuz Zaman, birden o göstergedeki yükselen kırmızı sıvı, aşağı inmeye başlayacaktır. işte o yüzden, Peygamberimiz de galiba demiş

“Hamamdan çıkarken ayakları soğuk su ile yıkamak baş ağrısını giderir.”

(Ebu Nuaym; Muhtârü'l-Ehâdîs, s.101)

banyodan çıkmadan önce ayaklara soğuk su dökmek ne yapıyor, Aynen o Termometrenin altındaki, topurcuk kısmındaki, kırmızı sıvıyı alttan soğutunca, yükselmiş tavan yapmış kırmızı sıvı,  senmeye başlıyor, inmeye başlıyor, yani derece düşüyor, Hani kaynayan Çaydanlığın içine soğuk su dökerseniz, kaynaması biterse, buhar azaldığı için, kaynama Olmadığı için, yani kaynama durduğu için, kapak atmaz, yani tansiyon çıkmaz, yaz gününde insanların sinirli olması, sıcaklık sebebiyle, ve tansiyonun yükselmesi sebebiyle, yine açlık sebebiyle tansiyon yükselmesi vardır, yine bir de şeytanın hiddetlendirmesi, sinirlendirmesi sebebiyle tansiyon yükselmesi vardır.

Takke Öyle Bir Şey ki, yazın Serinlemek için kullanırız, başımıza güneşten sıcak geçmesin diye korumak için giyeriz, kışın da soğuktan üşümemek için yine şapka giyeriz, yani Multi fonksiyon.

Yani hem yaz hem kış, Aynen bunu uniseks gibi bir şey, hem erkek hem dişi deniyor ya, Bu da Multi fonksiyon hem yaz hem kış.

işte Muhammed Yaz Günü çölde, neden yün takke giyiyor, Güneşin sıcaklığı, Vücuttaki kanı kaynatıp da, tepem atmasın diye, hemde sinirlenmeyeyim, hem de Tansiyonum çıkıp, Allah korusun beyin kanaması olmasın diye, Hani Çaydanlığın Tepesi Attı mıyd,ı kapağı fırlatıp atıyor, tansiyonun çıktığı zaman, beyin kanaması, çaydanlık kapağı attı demek, işte yazın yün takke giymek, kışın yine yün takke giymek, kışın üşümemek için, Yazın da sıcaktan tansiyonun çıkmaması, ve başının zarar görmemesi için, takke, yün takke.

Gelelim ayakları sıcak tutma meselesine
Ayakların üşüdüğü zaman, ta bu üşüme, bağırsaklarına kadar uzanır, ve Bağırsaklarında gaz meydana getiriyor, abdestini tutamazsın. Ama bu kış günü için geçerli, kış günü Ayaklarını sıcak tutman lazım. yazın ayaklarını yün çorap giyersin, Yani yine aynı şekilde fakat, mayasıl denen bir hastalık meydana gelir, ayak parmakların arası yara olur, yün takke ve yün çorap aynı şekilde yazın ve kışın iyidir. fakat yazın bir yan tesiri olur, mayasır denilen, parmak aralarında yara meydana getirir, hava almadığı için, ama aynı fonksiyon, yazın serin tutmak, kışın sıcak tutmak için, yün iyidir. ve yazın banyodan çıkmadan önce, vücudun  banyo ettiğin zaman,  sıcak suyla  vücudunu, sıcak bir zamanda, daha da ısıttığın için, kanda ısınıp, tepen atma tehlikesi, yani tansiyonunun çıkma tehlikesi meydana gelir, ve banyoda düşüp bayılabilirsin, beyin kanaması geçirebilirsin, tehlikeli, O yüzden yazın sıcak suyla banyo yaptığın zaman, çıkmadan önce dizden aşağılara Soğuk su dökmek, Musluktan Akan soğuk sudan dökünmek, aynı termometredeki, alttaki tomurcuk kısmı soğutup, yükselen göstergedeki, kırmızı sıvının, aşağı sönmesi gibi, tansiyonun tependen biraz aşağı iner, kaynama durur, ayaklar O yüzden bu atasözünde ki gibi serin tutulmalı, ama ne zaman, tansiyonun çıkma tehlikesi olduğu zaman, ben buna yazın yapınca ismine "avustralya'yı soğutmak" deyimi koydum, ben bu usule. hani biz kuzeyde olduğumuz için, Avustralya altta, ve dizden aşağıya su dökmek, avustralyeyi soğutmak, bu ne için geçerli ,Biz Mevsim tarikatıyız, ve mevsim tarikatındaki müntessiplerimiz, raşidii tarikatındaki müntesiplerimiz, yazları, diziden aşağıya, banyoda soğuk su dökünmeli, Bunun sebebi de avustralya'yı soğutmak dedik. gerçekten de Avustralya da, bizde yaz iken oralarda kış olduğu için, soğuması lazım (Vahdeti vücut Meselesi) serin olması lazım, Avustralya veya Brezilya veya Afrika ve alt kısmı, Ama bu Sadece yazları, ve dedik işte kar yağması içinde, Hani bu Avusturya'da Wienachten den önce, vaynak man yani Nicolas çorabı vardır, tek çorabın içine fıstık fındık koyarlar, ve o Nikolasın gününde Nikolas dağıtır, çikolata ve benzeri işte, o yün çorap giyme Mevsiminin geldiğini insanlara anlatmak için bir seramonidir, ama insanlık bunu unutmuş, demin dediğim gibi, biz de Soğuk iken, de aşağıdaki Kutup, yani Avustralya ve Brezilya sıcak olmalı ki, oradaki su kaynayınca, Çaydanlığın kaynayan suyu yukarı çıkacak, ve yukarıda da kapağı birden açınca, soğuyan, birden soğuyan su, yağmura ya da kara dönüşecek, bulutlar öyle Deniyor zaten, birden soğuduğu zaman kar, ve soğuk oluyor, yavaş yavaş soğursa yağmura dönüyor, yani o zaman kışın da işte, O mevsim geldiği zaman, yün çorap giymek, "avustralya'yı ısıtmak" veya " çaydanlığı kaynatmak" deyimini kullanıyorum Ben bu konuda. çaydanlığı kaynatmak lazım ki, kar yağabilsin, yağmur yağabilsin.
Evet o yüzden bu atasözü atalarca deneyimlenmiş ve hakikat olan bir sözdür.
"ayağını sıcak, başını serin tut"
Bu ne zaman için geçerli, kış mevsimi için, yazın Ne yapmamız lazımmış, bizden aşağıyı tansiyon çıkmaması için, üşütmemiz soğutmamız lazımmış, ama üşüyen birisi, veya Tansiyonu düşmüş Birisi bunu yapmasın.
Yine bu deyimi yanlış anlayıp, başımı serin tutacaksın diye, klimanın altında başını tutarsan, menenjit olursun, beynin iltihaplanır, yani başını serin tut vakitsiz değil, vaktine göre. başını buzlukta klimada tut. ya da soğuk hava üfüren bir yerde dur değil. hasta olursun. onda da yanlış anlayanlar, işte aynen "kulak misafiri olmak" deyimini anlamayan birisinin, kulağa misafir mi gidilir, O bir deyim, kinaye ve benzetmedir, burada da başını serin tutmaktan kasıt, yani tansiyonun çıkmasın, ve bu Aynen bilgisayarda fazla işlem yaptığınız zaman, bilgisayarın Cipi yani Prosesörler, o altın iğnecikler ısınınca, "melting Gold" yani altının ergime noktası gibi sıcaklığa ulaşmaya başlayınca, altın eriyince, iletkenliği bozuluyor, Aynen beyninin tansiyonunun çıkması gibi, bilgisayarında beyni ısınınca, aklı dumura vuruyor, ve bilgisayar yavaşlıyor, ve yanma tehlikesi, O yüzden içine ekstra ventilatör koyarlar, bazı bilgisayarlarda, Cip ısındığı zaman Cipi soğutmak için, ventilatör üfürür, o yüzden işte, başı serin tut, Aynen bilgisayarın o altın çipini, yani Prosesörleri soğutmak gibidir, ısındığı zaman soğutmak gibidir, yoksa aklın dumura uğrar, kan beynine hücum ettiği için, aklın çalışmaz, ne demiş peygamberimiz, hiddetlenmek sinir şeytandandır ve aklı sinir örter demiş

"(O takva sahipleri) bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini tutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever" buyurmuştur Rabbimiz.

(Âl-i İmran, 3/ 134)

Peygamberimiz'e gelerek kendisine öğüt vermesini isteyen bir adama Resulullah (s.a.s); "Öfkelenme!" demiş ve bu sözünü birkaç kere tekrarlamıştır

(Riyazü's-Salihîn, I, 80)

Öfke anında Allah'a sığınmak ve öfkenin geçmesini istemek gerekir. Öfkeli birisini gören Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Ben bir kelime biliyorum ki, eğer şu adam o kelimeyi söylese muhakkak öfkesi geçer. O kelime: Eûzü billahi mineş-şeytânirracîm", sözüdür"

(Müslim, Birr ve Sıla, 109)

Kibrinden dolayı öfkelenmek, kötüdür. İsa aleyhisselam öfkenin de kibirden ileri geldiğini bildiriyor. Hadis-i şerifte (Öfkelenmek imanı bozar) buyuruluyor.

(Beyheki)

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
([Eshab-ı kiram] kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidir.)

[Fetih 29]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Ümmetimin hayırlısı demir gibi sert, dayanıklı olandır.)

[Beyheki]

(Hiddet ümmetimin seçkinlerine [iyilerine] gelen bir haslettir.)

[Taberani]

(Amellerin, ibadetlerin en kıymetlisi, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillahtır.)

[İ.Ahmed]

[Hubb-i fillah Allah için sevmek, buğd-ı fillah, Allah için buğzetmek, dargın durmak demektir.]


Allahü teâlâ, öfkesini yeneni övmekte, fakat hiç öfkelenmeyeni övmemektedir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Yiğitlik, pehlivanlık hasmını yenen değil, öfkesini yenendir.)

[Buhari]

Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:

"Kuvvetli ve kahraman pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Kuvvetli ve kahraman pehlivan ancak öfke zamanında nefsine mâlik olan ve öfkesini yenen kimsedir"

(Müslim, Birr ve Sıla, 107)

Müslim’deki hadis-i şerifte, (Ben de insanım, diğer insanlar gibi kızarım) buyurdu. Fakat kızması onu haktan ayırmazdı. Öfkesini yener ve affederdi. Allahü teâlâ, iyileri şöyle övüyor:
(Onlar, bollukta ve darlıkta da infak eder, öfkelerini yener, insanları affederler.) [A.İmran 134]

İnsanlar, kızmak, öfkelenmek yönünden farklıdır. Tirmizi’deki hadis-i şerifte, (İnsanlar çeşitli mizaçtadır. Kimi geç kızar, öfkesi tez geçer. Kimi çabuk kızar, çabuk yatışır, bu ise kendisini telafi eder. Kimi de tez kızar geç yatışır. En iyisi, geç kızıp öfkesi çabuk geçendir. En kötüsü de, çabuk kızıp geç yatışandır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de, (Mümin, tez kızar, tez barışır) buyuruldu. Fakat (Mümin hiç kızmaz) buyurulmadı.

Öfkeyi yenmenin fazileti ile ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Kim Allah rızası için öfkesini yenerse, Allahü teâlâ da ondan azabını def eder.)

[Taberani]

(Öfkesini yenen Cennete kavuşur.)

[Taberani]

(Öfkesini yeneni, Allahü teâlâ korur ve düşmanını ona boyun eğdirir.)

[Buhari]

(Öfke, şeytandandır. Şeytan, ateşten yaratılmıştır. Ateş, su ile söndürülür. Öfkelenince abdest alın!)

[Ebu Davud]

(Sinirlenen, ayakta ise otursun. Öfkesi geçmezse yan yatsın.)

[Ebu Davud]

evet bu meseleyi de bu şekilde anlatmış olalım.

Bu bir Karoglan Raşit Tunca sağlık makalesi

Raşit Tunca

Avusturya şiremiz ilçesi, 30 Ocak 2023

   

   

   

   

   

   

   

Vahiy Bitti mi Kesildi mi? Allah insanlar ile Teması  Kesti mi Artık?

Kur'an tamamlandığı için, vahiy de, peygamberimizle birlikte, Kur'an ile birlikte kesilmiştir, artık vahiy yoktur, ilham Vardır, firaset vardır, bir de Sadık Rüya vardır diye anlatılıyor, iddia ediliyor.

Doğrumudur?

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ


Ve evhâ rabbuke ilen nahli enittehızî minel cibâli buyûten ve mineş şeceri ve mimmâ ya’rişûn

MEALi

Ve Rabbin, bal arısına, dağlarda, ağaçlarda ve çardak kurulan yerlerde kovan yapın diye vahyetti.

Veya

Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.”

(Nahl Suresi 68 )

Nahl suresi 68. ayette, Rabbin Bal arısına vahyetti,çayırlarda, çimenliklerde, ağaçlık olan yerlerde, yuva yap, rızkını ara, gibicesine vahyettiğini bildiriyor.

Bu ayet gösteriyor ki,

Vahiy : Vahiy Sadece, Kur'an gibi dini hükümleri içeren, namazdır, abdesttir, insan haklarıdır, ve benzeri kuralları içeren, din bilgilerini kapsayan, ve sadece Cebrail ile gelen, bir bilgi değildir. Allah arıya vahyederken, bir din indirmedi, arıların bir dini yok, onlara sadece rızkını ve yuvasını nerede yapıp, rızkını nerede arayacağını bildirdiğini belirterekten, O'nlara da vahyettim diyor. Yani vahiy : seni yönlendiren bilgi, Bu bir buluş için, icat için olabilir, yahut başın dardadır, seni kurtuluşa erdirecek bir çıkış kapısıdır, yahut bir bilgidir ki, mesela insanlar bu konuda ihtilafa düşmüştür, Allah seni, o konuda halife kılmıştır, ve senin ile o ihtilafı düzeltmek istemektedir, ve sana ilham edip(vahyedip) bu ihtilafı bu sayede çözer. ilham ile vahiyin farkı: ilham zaten meleklerden gelen ses veya frekans, vahiy direkt Allah'tan gelen, arada vasıtasız, Allah'tan gelen ses veya Frekans veya bilgiye verilen isim ki, Haşa kella, Allah öldü mü ki, vahiy kesilsin, Allah insanlara bilgi vermekten bıktı mı, usandı mı ki, insanları doğru yola iletmek için, vahiy yöntemini kullanmasın? birilerini yönlendirmesin! Allahü Teala Kuranda

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ فَجَآءُوهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَٱنتَقَمْنَا مِنَ ٱلَّذِينَ أَجْرَمُوا۟ ۖ وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ ٱلْمُؤْمِنِينَ

Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.

Andolsun, senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mucizeler getirdiler. Biz de suç işleyenlerden intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.

(Rûm Suresi 47. Ayet)


Dostlarıma yardım etmek üzerime vacip oldu diyor, müminlere yardım etmek, yani iman eden dostlarına yardım etmek, üzerime vacip oldu diyor, bu yardım etmek sadece, Sence Mesela, adamın arabası yok, Araba almasına, ya da, savaş yapıyor, Savaş'ı yenmesine yardım etmesi mi, zannediyorsunuz. müminlerin başına Her çeşit belalar geliyor, Belki bu bela : Bir tartışmada birisinin(Mümin Birsinin) başı belada, adamı yalancı çıkarıyorlar, Allah O'nun doğru olduğunu ispat etmek için, O'na doğru bilgileri vahiy eder ilham eder, çünkü Allah'ın dostudur, Mümindir, Çünkü Müminler  Allah'ın dostudur,

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذٖينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِؕ وَالَّذٖينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِؕ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَࣖ

Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr, vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât, ulâike ashâbun nâr, hum fîhâ hâlidûn.

Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.

(Bakara Suresi - 257)

O hani, Peygamberimiz Miraç ettiğinde, Yahudiler geldiler, Peygamberimizi yalancı çıkarmak için, sen Allah'la görüşmeye gittin, bir de Mescidi Aksa'yı gördüm diyorsun, Hadi bakalım bize mescide Aksa'nın camları kaç tane söyle dediler. Peygamberimiz : O an gözümüzün önüne mescid-i Aksa getirildi, Ben de camlarının sayısını sayıp , onlara söyledim. diye rivayet ediyor.

Yani işte böyle bir şey, Allah bir çıkmazdan, bir kulunu, sevdiği bir kulunu, dostunu, O çıkmazdan kurtarmak, çıkarmak için, bir bilgi, bir görüntü, bir ses, Bir Hayal gösterebilir. Bunların hepsi Allah'tan direkt geldiği için, hepsi vahiy niteliğindedir, yani vahiy sadece peygamberlere de inmiyormuş.

Ben, bundan seneler önce, bir vaaz yapmıştım, vaaz da dedim ki : Ben Evimin penceresinin önüne, ekmek parçaları koyuyorum, ve yakınlardaki Kuşlar, gelip benim penceremdeki ekmekleri yiyorlar. Peki bunlar, Koskoca şehirde, benim penceremin önünde ekmek olduğunu, nereden biliyorlar. Tabii ki, Allah, onlara git, raşit'in evinin penceresini önünde, Sizin rızkınız var, diye vahyediyor. buna benzer minvalde vaaz etmiştim. Ve bunu dinleyenlerden yada okuyanlardan birisi de, Radyo dj si  "Ceyhun Yılmaz" bu sohbeti dinlemiş yada okumuş herhalde, ondan sonra, penceresinin önüne, Ekmek parçaları koymuş, ve bunu ben Facebook'ta ya da Twitter'da gördüm, Facebook'taydı herhalde, ve oradaki martılardan bir tanesi gelmiş, ve ekmekleri yemiş, Ondan sonra, o Martı ile Bu ikisi arkadaş olmuşlar,Martının ismini "Enayi" koymuş, ve "enayi geldi, yine ekmekleri aldı gitti" diyerekten video kısa videolar resimler eklemeye başladı. Yani biz ona öğrettik bu ilmi. O da Hakkal yakin tatbik etti, yaşadı bildi ve öğrendi. yani vahiy Kapanmış bitmiş değil, Allah yine o martıya da vahyetti, yani vahiy sadece arıya da değil, vahiy Martı ya, diğer hayvanlara, insanlara, evliyalara, Allah dostlarına, haala vahiy devam ediyor. vahiy sadece dini bilgiler demek değildir, bir mucit amcanın, o icadı yapabilmesi için gereken bilgiyi de, Allah yine o mucit amcaya, vahiy yoluyla bildiren, ilham yoluyla bildirendir. Hani bir nevi ilham, meleklerden gelen sese verilen isimdir, arada vasıta, yani melekler o bilgiyi Allah'tan alıp, insana verince, ilham denilir. Ama Allah'tan gelene vahiy denilir, Allah vahiy de de, yine çeşitli gönderme sistemleri kullanmış, arada vasıta olaraktan Melekleri kullanırsa, işte Cebrail ile gelmesi gibi, yahut da çan çınlama sesi gibi şeklinde diye tarif etmiş Peygamber Efendimiz.(Misal Kulak Çınlaması), yani yine, gönlüne düşen bir bilgi de, Allah'tan gelen bir vahiy olabilir, bu vahiy yani, illaki seni peygamber yapmak için gelecek bilgi değildir, peygamberlik bittiği için, seni onu bunu peygamber edecek bir bilgi değildir, yani peygamber olmak için değildir, ya da peygamberlere mahsus bir billgi de değildir her  vahiy. Evet bunu kısaca anlatmak istedim, Biraz uzun oldu ama, inşallah anlaşılmıştır.

Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi

Raşit Tunca

Schrems, 29 Ocak 2023
Raşidi Tarikatı Salavatı "Salavatı Kasr" ve "Salavatı Kebir"  deki erkeklere "Allahumme salli ala seyyidina" veya kadınlara "Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete" Kelimlerindeki "seyyidina", "seyyidetina" Kelimleri

“Hasan ve Hüseyin, Cennet ehlinin gençlerinin efendileridir.” Hadisi


Peygamberimiz "Seyyid" yani "Efendi" kelimesini burada kullanmıştır. Yani Seyyid Efendi insan. "Efendi" lik sıfatı sadece peygamberlere mahsus bir sıfat değildir.

Seyyid : Efendi insan, terbiyeli, ahlaklı, temiz insan manasında, yahutta mesala, bir patron, işcilerinin efendiisidir, yine, köle ve efendisi manasında da kullanılır. Yahut da alalade birisi değil de, tanınmış önde gelen kimseler manasında da kullanılır.

Raşidi Tarikatı Salavatı "Salavatı Kasr" ve "Salavatı Kebir"  deki erkeklere "Allahumme salli ala seyyidina" veya kadınlara "Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete" Kelimlerindeki "seyyidina", "seyyidetina" Kelimlerini kullanmamıza sebeb olan hadis ve ayetler bunlardır:

Resûlullâh şöyle buyurmuşlardır:

“Hasan ve Hüseyin, Cennet ehlinin gençlerinin efendileridir.” (Tirmizî, Menâkıb, 30/3768)

CENNET EHLİ GENÇLERİNİN EFENDİLERİ

Huzeyfe  (r.a) şöyle anlatır:

“Annem:

«–Peygamber Efendimiz’le en son ne zaman görüştün?» diye sordu. Ben de:

«–Birkaç günden beri O’nunla görüşemedim.» dedim. Bana çok kızdı ve fenâ hâlde azarladı. Ben de:

«–Dur kızma! Hemen Resûlullah Efendimiz’in yanına gideyim, onunla beraber akşam namazını kılayım ve O’ndan benimle senin için istiğfar edivermelerini talep edeyim!» dedim.

Hz. Peygamber’in yanına vardım. Onunla birlikte akşam namazını kıldım. Resûlullah yatsıya kadar nâfile namaz kıldılar. Yatsıyı kıldıktan sonra mescidden ayrıldılar. Ben de peşlerini takip ettim. Ayak sesimi işitince:

«‒Bu kim, Huzeyfe mi?» buyurdular.

«‒Evet» dedim.

«‒İhtiyacın nedir, Allah seni ve anneni mağfiret eylesin!» buyurdular. Sonra şöyle devam ettiler:

«‒Şu anda bana bir melek geldi ki daha evvel yeryüzüne hiç inmemişti. Bana selâm vermek ve Fâtıma’nın Cennet ehli kadınlarının, Hasan ile Hüseyn’in de Cennet ehli gençlerinin efendisi olduklarını müjdelemek için Rabbinden izin istemiş!».”

(Tirmizî, Menâkıb, 30/3781; Ahmed, V, 391-392)


Kütüb-i Sitte’den Tirmizî ve İbn Mâce’nin rivayet etmiş olduğu bir hadiste Hz. Peygamber (asm), torunları Hasan ve Hüseyin Radiyallahü anhümânın cennet gençlerinin efendisi olduklarını bildirmektedir.

(bk. Tirmizî, Menâkıb, 30; İbn Mâce, Mukaddime,11).

Namazda ve diğer ibadetlerimizde okunan duaları, hem okuyarak hem de tavsiye ederek bize öğreten Peygamber Efendimiz (a.s.m)'dır. Bu nedenle namazda okunan salavat dualarını da elbette okumuşlardır.

Son teşehhütte Hz. Peygamber (asm)'e ve âline salavat getirmek:

Hanefîlere göre (1): Hz. Peygamber (asm)'e İbrahîmî salavat getirmek sünnettir. Malikilere göre(2), son teşehhütten sonra Hz. Peygamber (asm)'e salavat getirmek de sünnettir. Bunun gibi, yani ister ilk teşehhüt olsun ister son teşehhüt, her teşehhüt kendi başına bir sünnettir.

Şafiî ve Hanbelilere göre ise(3): Son teşehhütte Hz. Peygamber (asm)'e salavat getirmek vaciptir. Hz. Peygamberin âline salavat getirmek ise Şâfıîlere göre sünnet, Hanbelîlere göre vaciptir.

Hanbelilere göre, vacip olmasının dayandığı delil, Kâ'b b. Ucre'nin rivayetidir: "Hz. Peygamber (asm) bizim yanımıza geldi. Biz dedik ki: "Yâ Resulallah! Allah bize, sana nasıl selâm getireceğimizi bildirdi. Sen de bize sana nasıl salavat getireceğimizi öğret." Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurdu : (4)

اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سيدنا  مُحَمَّدٍ
وَعَلَى آلِ  سيدنا مُحَمَّدٍ
كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى سيدنا إِبْرَاهِيمَ
وَعَلَى آلِ سيدنا  إِبْرَاهِيم
إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
اللَّهُمَّ بَارِكَ عَلَى سيدنا  مُحَمَّدٍ
وَعَلَى آلِ سيدنا  مُحَمَّدٍ
كَمَا بَارَكْتَ عَلَى سيدنا إِبْرَاهِيمَ
وَعَلَى آلِ سيدنا  إِبْرَاهِيم
إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ


Allâhumme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed. Kemâ salleyte alâ seyyidina ibrâhîme ve alâ âli seyidina ibrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed. Kemâ bârakte alâ seyyidina ibrahîme ve alâ âli seyyyidina ibrâhîme inneke hamîdun mecîd.

    "Ey Allah'ım! Peygamberimiz Muhammed'e ve onun ailesine salat et, onların şerefte kadrini yücelt; Hz. İbrahim ve ailesine salat ettiğin gibi. Ve yine Hz. Muhammed Efendimizi ve ailesini mübarek kıl, onların feyiz ve bereketlerini daima arttır; Hz. İbrahim ve ailesini mübarek kıldığın gibi. Şüphe yok ki sen Hamîdsin, Mecidsin."

Esrem'in Faddale b. Ubeyd'den rivayet ettiğine göre: "Hz. Peygamber (asm) namazında dua edip Rabbini temcid etmeyen (övmeyen) ve Hz. Peygamber (asm)'e salavat getirmeyen birini duydu ve: "Bu adam acele etti." buyurduktan sonra onu huzuruna çağırtıp şöyle buyurdu:

    "Sizden biri namaz kılınca önce Rabbini övmekle başlasın, sonra Peygamber'ine salavat getirsin, sonra da dilediği gibi duada bulunsun."

Bu hadisteki emir vücubu gerektirir. Hz. Peygamber (asm)'e salavat getirmenin şekli Hz. Kâb'ın rivayet ettiği hadiste zikredilen şekildedir.

Şâfiîler, Hz. Peygamber (asm)'e salavat getirmenin vacip olduğuna Kur'an'ın emrini delil getirmektedirler. Bu emirde:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

إِنَّ ٱللَّهَ وَمَلَٰٓئِكَتَهُۥ يُصَلُّونَ عَلَى ٱلنَّبِىِّ ۚ يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ صَلُّوا۟ عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا۟ تَسْلِيمًا


İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi, yâ eyyuhellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.



"Ey iman edenler! Hz. Peygamber'e salavat getirip selâm verin."

(Ahzab, 33/56)

ayeti ile daha önce geçen hadis, bu manada Darekutnide ve İbni Hıbban'ın Sahihi ile Hâkim'in Müstedrek'inde zikredilen ve Müslim'in şartına bağlı olarak sahih olduğu söylenen hadis ile Ahmed, Müslim Nesaî ve Tirmizinin rivayet ettiği ve Tirmizinin sahih dediği hadise dayanmaktadır. Hz. Peygamber (asm)'e ve aline salavat getirmenin asgarî ölçüsü "Allahumme salli alâ Muhammedin ve âlihî" ifadesidir. "Mecid"e kadarki ilâveler ise sünnettir.

Hz. Peygamber (asm)'in âline salavat getirmenin sünnet olması, Ebu Zür'a'nın rivayet ettiği hadise dayanmaktadır: "Hz. Peygamber'e salavat getirmek bir emirdir. Bu emri terk edenlerin namazlarını yeniden kılmaları gerekir."(5) Bu hadiste Hz. Peygamber'in âline salavat getirmeyi zikretmemiştir.

Hanefî ve Malikîlerin Hz. Peygamber (asm)'e salavat getirmenin mutlak olarak sünnet olduğu görüşlerinin dayandığı delil şudur: Hadislerdeki mezkur emirler bize salavatın keyfiyetini öğretiyor. Bu durum salavatın vacip olmasını gerektirmez. Şevkânî bu konuda şöyle demiştirSad6) Salavat getirmenin vacip olduğuna hükmedenlerin dayandıkları deliller bana göre sabit değildir. Sabit olduğunu farz etsek bile, namazını kötü bir şekilde kılan bedeviye Hz. Peygamber'in bunu öğretmeyi terk etmesi, özellikle:

"Bunları yaptığın zaman namazın tamdır."

sözü, salavat ge­tirmenin mendup olduğuna delâlet eden bir karinedir. Hz. Peygamber'in teşehhüdü öğrettikten sonra İbni Mes'ud'a:

"Bunu söylediğin zaman yahut bunu bitirdiğin zaman namazını bitirmiş olursun. Eğer kalkmak istersen kalk, oturmak istersen otur."(7) buyurmuştur.

Namaz Dışında Hz. Peygamber (asm)'e Salavat Getirmek:

Namaz dışında Hz Peygamber (asm)'e salavat getirmek vacip olmayıp menduptur. Taberî, ayetin hükmünün mendupluk manasına hamledildiği hususunda icma bulunduğunu bildirmiştir. Hanefilere göre (8) kişinin ömründe bir kere Hz. Peygamber (asm)'e salavat getirmesi farzdır. Mezhebe göre, Hz. Peygamber'in ismi bir mecliste zikredildikçe salavatın tekrarlanması müstahaptır. Fetva da bunun üzerinedir.

Muhammed (asm) Lafzının Başında "Seyyidina" İfadesini Kullanmak:

Hanefî ve Şâfiîlere göre(9), İbrahîmi salavatların okunduğu namazlarda Muhammed lafzından önce "seyyidina" lafzını kullanmak menduptur. Bunu yapmak yapmamaktan daha faziletlidir. "Beni namazda seyyidlik ile vasıflandırmayın" tarzında rivayet edilen hadis ise uydurmadır.(10)

Cimri Kimdir Bilirmisiniz Hadisi

Ali radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Cimri, yanında adım anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimsedir.”

(Tirmizî, Daavât, 101. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 201)


Bir Karoglan  Derleme Makalesi

Raşit Tunca
Schrems, 25.01.2022

Kaynak ve Dipnotlar:

Sorularla İslamiyet
islamveihsan
İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli

1. ed-Dürru'l-Muhtâr, 1,478.
2. eş-Şerhu's-Sağir, 1,319.
3. Mugni'l-Muhtaç, 1,173 vd. el-Muğnî: I, 541.
4. Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir.
5. Neylü'l-Evtâr, II, 284.
6. Neylü'l-Evtâr, II,288.
7. Bu hadisi Ahmed, Ebu Dâvud, Tirmizî ve Darekutni rivayet etmişlerdir.
8. ed-Dürrü'l-Muhtâr, 1,480; Tebyînü'l-Hakâyık, I, 108.
9. ed'-Dürrü'l-Muhtar. 1,479; Haşiyetü'l-Bacuri, I,162; Şerhu'l-Hadramiyye, 478.
10. Esne'l-metalib, 253.
Calligraphy Arapça Hat Yazılı Dini Resimler V230120232150
   

   

   

   

   

   

   

   

   

   

   

   

   

   

   

   

   

   


"Kutup Taklasında Kelvin Modeli"

Dini Tasavvufi Sohbet Videosu

"Kutup Taklasında Kelvin Modeli
Başlangıç Sıfır Noktası -272° Olur ise
Nord Yani Kuzey Kutbu 90° Amerika Olur
Kelvin Neyi Biliyordu da Bize Bunu Söyledi"

Karoglan Raşit TUNCA

(15 Ocak 2023)

Seri No: V1501202230853
   

KUDRET DUASI

Vehüve Ala Külli Şeyun Alimun
Vehüve Ala Külli Şeyun Habirun
Vehüve Ala Külli Şeyun Basirun
Vehüve Ala Külli Şeyun Semiun
Vehüve Ala Külli Şeyun Kadirun
Vehüve Ala Külli Şeyun Hakimun
Vehüve Ala Külli Şeyun Mukimun
Vehüve Ala Külli Şeyun Hasibun
Vehüve Ala Külli Şeyun Haaligun
Vehüve Ala Külli Şeyun Maalikun
Vehüve Ala Külli Şeyun Musavvirun
Vehüve Ala Külli Şeyun Müsebbibun
Vehüve Ala Külli Dain Şefiun
Vehüve Ala Külli Vaktin Hazirun
Vehüve Ala Külli Zenbin Afuvvun
Vehüve Ala Külli Hatain izaletun
Vehüve Ala Külli Vechil Cemilun
(Her çehre nin güzelliğisin demek O'na atfen)
Vehüve Ala Evvelü Men Küllü Evvelun
Vehüve Ala Ahiru Men Küllü Aahirun
Vehüve Ala Rahmetun Men Küllü Merhametün

Hüvallah, Hüvallah, Hüvallah,

Bina Eden
Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca
14.11.2021-09.01.2023


"Tasavvufta Kapı The Gate Nedir? Nasipsizlik Ne Demektir?"

Dini Tasavvufi Sohbet Videosu

"Tasavvufta Kapı The Gate Nedir?
Nasipsizlik Ne Demektir?
ilmi Ledün Nedir?
ilmi Ledün ile Bilmek Nedir?

Karoglan Raşit TUNCA

(04 Ocak 2023)

Seri No: V040120232313
Üç Yerde Kimse Kimseyi Hatırlamaz Hadisi

Hz. Fatıma, henüz süt emmekte olan Hz. Hüseyin hastalandığı için sabaha kadar uyuyamamıştı. Hz. Hüseyin sabaha doğru bir ara uyur gibi olduğunda, Hz. Fatıma bulduğu ilk fırsatta kâinatın sahibine yönelerek sabah namazını kılmıştı.

Sonra der ki Fatma

Ben cehennemi hatırlayıp ağladım.

Sonra, camide sabah namazını kıldıran Babam (Peygamber Efendimiz) , âdeti üzere onun evine gelmişti. Hz. Fatıma’yı ağlar vaziyette görünce,

Niye ağlıyorsun? diye sordu.

Ben Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, kıyâmet günü, âilenizi hatırlayacak mısınız? dedim.

(Hz Fatma baba bana da ahirette yardımcı olursun herhalde der)

Peygamberimiz de  Buyurdu ki:

"Fatma kızım ben üç yerde kimseyi hatırlamam, o yüzden ölmeden rabbinden nefsini satın al. Eğer Allah'tan nefsini satın alamazsan, vallahi ben bile, senin namına hiçbir şey yapamam" der.

(Hadisin Orjinali bu Halde Olmalıydı)

Ama intenrnette onları (Bu hadisleri) dağınık ve karışık halde bulabildim


işte bu haldelerdi


üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz:

1) Mîzan yanında; tartısı ağır mı geldi, hafif mi öğreninceye kadar.

2) Sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defteri nereye düşecek, öğreninceye kadar… Sağına mı, soluna mı; yoksa arkasına mı?

3) Sıratın yanında; cehennemin iki yakası ortasına kurulunca, bunu geçinceye kadar.

(Ebû Dâvud, Kitâbüs-Sünne, 4755)

“Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme Rabbine karşı kulluk vazifeni yap, ölmeden rabbinden nefsini satın al, Eğer Allah'tan nefsini satın alamazsan vallahi ben bile senin namına hiçbir şey yapamam..."

(Müslim, iman,89)

internet aramamda bu konuda buldugum üç makale

Hz. Fatıma, henüz süt emmekte olan Hz. Hüseyin hastalandığı için sabaha kadar uyuyamamıştı. Hz. Hüseyin sabaha doğru bir ara uyur gibi olduğunda, Hz. Fatıma bulduğu ilk fırsatta kâinatın sahibine yönelerek sabah namazını kılmıştı. Sonra, camide sabah namazını kıldıran Peygamber Efendimiz, âdeti üzere onun evine gelmişti. Hz. Fatıma’yı uyur vaziyette görünce, onun sabah namazını kılmadığını sandı ve

“Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme Rabbine karşı kulluk vazifeni yap, Eğer Allah'tan nefsini satın alamazsan vallahi ben bile senin namına hiçbir şey yapamam..." [1]  Buyurdular.

Bu hadisi şerif haktır, hakikattır. Şefaatte haktır, hakikattır. İlk önce şefaat var mıdır? Yok mudur? Sorusunun cevabını vermeye çalışalım.

Şefaat kelime manası olarak; birisinin işi için aracı olmak, hatır ve yetkisini kullanarak darda kalan kimseyi sıkıntıdan kurtarmaktır.

Ayeti Kerimelerde Cenab-ı Zülcelal Hz.leri;

“Muttakileri o çok esirgeyici (Allah’ın) huzuruna süvari elçiler gibi toplayacağımız, günahkârları ise susuz olarak Cehenneme süreceğimiz gün, çok esirgeyici (Allah’ın) nezdinde ahit edilmiş olanlardan başkaları şefaat hakkına malik olmayacaklardır.” [2]

“O gün, Rahman’ın şefaat izni verip sözünden razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.” [3]

“Onlar/melekler, sadece O’nun/Allah’ın razı olduğu kimse hakkında şefaat edecekler.” [4]

“Göklerde nice melekler var ki, Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimseler hakkında geçerli olması için izin çıkmadıkça, onların şefaatleri asla fayda vermez.” [5]

“Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder” [6]

Ayetime kerimelerden de anlaşılacağı üzere Allah-ü Teâlâ Hazretleri'nin izni ve müsaadesi ile Rasulullah (sav) Efendimiz,  evliya, âlim, şehit ve kısacası hayırlı kimseler, iman ehli olanlara azaptan kurtulmaları için vesile olup, Allah-ü Teâlâ’ya onların af olunması için dua edecek; Allah-ü Teâlâ’da dilediğini bağışlayacaktır.

Ayet-el Kürsi’de yer alan “Onun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?” mealindeki ifadesi, bu konuda açıktır;  Şefaat vardır, fakat Allah’ın izni olmadan kimse kendi başına şefaat edemez.

Efendimiz (sav) Hz.leri;

“Benim ümmetimden çok büyük bir topluluğa şefaat eden olacaktır. Yine Benim ümmetimden bir kabileye şefaat eden olacaktır. Yine Benim ümmetimden birkaç kişiye şefaat eden olacaktır. Ta ki (hepsi) cennete gireceklerdir.” [7]

“Benim şefaatim (bütün ümmete) mubahtır. Ancak ashabıma söven kimseler müstesnadır.” [8]

Ayet ve hadislerle den anlaşılacağı üzere şefaat haktır, o zaman sorunuzun sebebi olan hadisle bir çeliş ki mi var?

Bu hadisi şeriflerle ayetler arasında elbette bir çelişki olamaz. Şefaat hadisleri, İslam ümmetini ümitsizlikten kurtaran ve hakikaten tahakkuk edecek bir gerçeğin ifadesidir. Ehli Sünnet bu konuda ittifak halindedir.

Peygamber Efendimiz bir gün, halası Safiye ve kızı Fatma'ya hitaben:

“Kalkın, Rabbinizin emrini yerine getirin. Peygamberin kızı ve halası olmanıza güvenmeyin. Yoksa yarın, kıyamet gününde, Rabbimden izin olmadıkça benden size bir menfaat gelemez” buyurdular.

Peygamber (sav) Efendimizin kendi akrabasına, halasına, kızı Fatıma’ya, eşi Aişe’ye hitaben söylediği buna benzer ifadelerin hikmeti nedir öyle ise?

Kişilerin Allah’a kulluk vazifelerini bir kenara bırakıp da, başkalarına güvenerek ibadetlerinde gevşeklik yapmamaları içindir. Son sözün her zaman Allah’a (cc) ait olduğunu bizlere hatırlatmak içindir. Bazı sahtekâr din tüccarlarının kendini şefaat makamında görüp de bunu sağa sola dağıtmasını engellemek içindir. Yani ümmet-i Muhammedi uyarı amacı iledir.

Biz Allah’a kulluk vazifemizi yerine getirmek için ne gerekiyorsa yapacağız, nefsimizi terbiye etmek için çabalayacağız bu minvalde ilerlerken geri kalan kusurlarımızın af mağfireti için Allah’a (cc) dua edip o’nun şefaatçi kılacağı aziz kullarının şefaat halkasına dâhil olabilmek için elimizden geleni yapacağız.

Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leri Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.lerine ilk biat ederken;

“Siz beni Allah’a vuslat edebilecek misiniz? Beni son nefeste imanlı bir şekilde ahirete göç etmeme vesile olabilecek misiniz?” Diye sorar,

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.leri de;

 “Allah’a kulluk vazifeni eksiksiz yaparsan sana söylediklerim hepsini yaparsan ben seni Allah’a  (cc) vuslat ederim. Allah’ın izniyle isteklerinin hepsini gerçekleştiririm. Ama benim dediklerimi yapmazsan mahşer gününde yüzün kara olsun mu?” Der.

Allahu Teâlâ böyle bir yetkiyi ancak kendilerine biat etmiş kişilere verip hakiki manada amel etmiş kimseler bu kapsam içerisine girer. Ya değilse kendisini derviş zannedip boş şeylerle uğraşan, heva ve hevesi için koşan insanların mahşerde nasibi yoktur.

Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leri sohbetlerinde şu mısraları pek söylerdi;

Gurrab gibi ötme ile

Tembel tembel yatma ile

Helal haram yutma ile

Cennet cemal bulunur mu ?

Burada önemli olan husus; bir Müslüma'nın Allah’ın kendilerine şefaat hakkı verdiği kimselerin manevi himayeleri altına girebilmesi için Allah’a kulluğa riayet etmiş olması gerektiğini aklından çıkarmamalıdır.

Şefaati inkâr edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları hiçbir şey yoktur. Çünkü Allah (cc) ahirette kullarına, kulları O’nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle muamele edecektir.

Allah (cc) Hadisi kutsisinde:

 “Ben kulumun zannı üzereyim” buyurmaktadır.

Hüküm ve karar sahibi O’dur. Cennet ve Cehennem O'nun emrindedir. Ancak O (cc), bazı kullarının şeref, itibar ve derecesini arttırmak, katındaki yakınlık ve dostluğunu göstermek için kendilerine bazı yetkiler verir; görevler yükler, şeref bahşeder, işte şefaat da böyledir.

Şefaat, Allah-ü Teâlâ'nın işine karışmak değildir. Şefaat izni ve yetkisi verilen bir kimseden şefaat istemek, Allah'a şirk koşmak değildir. Şefaat, Allah-ü Teâlâ'nın sevdiklerine bahşettiği bir şeref ve yetkidir. Şefaat, sevenlerin sevdikleri için aracı olup, naz makamında niyaz etmeleri, dostları adına gözyaşı dökmeleridir. Şefaat sevginin meyvesi, rahmetin esintisidir. Şefaat, Allah-ü Teâlâ'nın kullarına bir hediyesidir.

Hz. Mevlana, çok riyazet yapar, bazen günlerce bir şey yemez, pek az uyurdu. Allah'ı zikir ve ona ibadet en büyük zevki ve meşguliyetiydi.  Etrafında toplanan bütün ihvan ve müritlerini de zühd ve takvaya ve şeriatla amele teşvik eder, onlara nasihatlerde bulunurdu.

Ancak oğlu Emir Alim Çelebi namaza karşı biraz ihmalkarmış. Hz. Mevlana kendisini her gördüğünde namazlarına devam etmesini söyler, ikazda bulunurmuş.

Emir Alim Çelebi bir gün babasının huzuruna gelerek tazim ve hürmetle oturmuş. Cenab-ı Mevlana ona hitaben;

“Emir Alim  İhlas suresini  biliyorsun değil mi?” deyince, Emir Alim;

 “Evet biliyorum” diye cevap vermiş. Hz. Mevlana;      

“Öyle ise oku da dinleyelim” buyurmuş.

Emir Alim İhlas Suresini okuyup bitirince Hz. Mevlana;

“ Allah Teâlâ, benim anam, babam, oğlum, kızım, şerikim ve nazirim yoktur, buyuruyor. Şimdi tam çalışma zamanıdır. İbadete çalış, bana güvenme. Allah'ın has kulları onun sıfatlarından feyz alırlar ve ahlakıyla ahlaklanırlar” buyurup ardından şu ayet-i kerimeyi okumuş;

“Kıyamet gününde aralarında neseb farkı gözetilmez ve onlara kimin nesillerinden olduklarını da sormayacaklar”

 Ayrıca Mesnevide bir beyitte: 

“Bil ki; bu yolda soyun sopun kıymeti yoktur. Fazilet ve mazhariyetin mihrabı zühd ve takva'dır.” buyruluyor.                 

Eflakî'nin naklettiği bu olaya Nefisüddin ilaveten diyor ki:

Emir Alim gittikten sonra, bizler hep ağladık ve sonumuzun kaygısına düştük. Bunu gören Üstadımız Hz. Mevlana:

“Bu derece telaşlanıp ye'se düşmek de icap etmez. İstiyoruz ki; Emir Alim 'imiz Hak yolunda pek tembel olmasın, fena nefse uyup yolda kalmasın. Allah Teâla ibadet etmeyenleri, kullukta tembellik edenleri sevmez” deyip, bizi irşat ettiler.

Bu olay ehl-i gafleti içinde bulundukları dalgın uykudan uyandırmalı. “Falanca mürşidin neslindenim”  ya da “ben falancanın dervişiyim” deyip de; namazı, orucu, zikri, fikri ve hatta şeriatı bir tarafa bırakıp kulluk vazifesini külliyen ihmal edenlere ibret olmalıdır.

Evet, ameli olmayana, nesebi ne faide sağlayacaktır?

Hakikat bu yolda iken ömrünü fani emeller, Hakk'ın razı olmadığı amellerle ifna edenler, gençliğini sefahat mahallerinde geçirip emanetullah olan vücudunu heva ve hevesleri peşinde çürütenler, sıhhatli günlerinde hastalık anlarına ve hayatlarında ölüm günlerine hazırlanmayanlar, ne bedbaht insanlardır. Dede ve babalarının cenazesini kabre elleriyle koydukları halde bir an olsun;

“Biz nereden geldik, niçin geldik ve akibet nereye gideceğiz” diye düşünmeyen, üstelik kendisine bir de münevverlik ve üstünlük hakkı tanıyarak, ehl-i İslamı hor ve bakir görenler ne büyük bir hüsran üzeredirler.

Rabbim kendine layık kul ve Habibine has ümmet eylesin…

 

 

[1] Müslim, Iman,89

[2] Meryem Suresi 85-87

[3] Ta ha Suresi 109

[4] Enbiya Suresi 28

[5] Necm Suresi 26

[6] Zuhruf Suresi 86

[7] Tâc

[8] Feyz-ül Kadir


---oOo---

Hz. Âişe radıyallâhü anhâ vâlidemiz anlatıyor:

(Bir gün) cehennemi hatırlayıp ağladım. Resûlüllah (s.a.v.):

*** Niye ağlıyorsun? diye sordu.

*** Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, kıyâmet günü, âilenizi hatırlayacak mısınız? dedim.
Buyurdu ki:
*** üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz:

1) Mîzan yanında; tartısı ağır mı geldi, hafif mi öğreninceye kadar.

2) Sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defteri nereye düşecek, öğreninceye kadar… Sağına mı, soluna mı; yoksa arkasına mı?

3) Sıratın yanında; cehennemin iki yakası ortasına kurulunca, bunu geçinceye kadar.

(Ebû Dâvud, Kitâbüs-Sünne, 4755)

Bilindiği gibi Mîzan, âhirete îmânın bir cüzüdür.
Ehl-i Sünnet vel-Cemat âlimleri, icmâ ile Mîzan haktır demişlerdir.
Hadis-i şeriflerle olduğu gibi, Kurânla da sabittir.

Âyet-i kerimede, "Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız.Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır.(O şey) bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getiririz (mizâna koyarız). Hesapçılar olarak da biz yeteriz." (Enbiyâ, 47) buyuruluyor.

Mîzan, kıyâmet günü kurulur. Kulların amellerinin yazılmış olduğu defterler Mîzanda tartılır.
Bu Mîzanın iki kefesi vardır; biri hasenâtın (iyiliklerin) tartılması için, diğeri de seyyiâtın (kötülüklerin)…

---oOo---

"Ey kızım Fatıma!, Babam Peygamber diye güvenme Rabbine karşı kulluk vazifeni yap, Eğer Allah'tan nefsini satın alamazsan vallahi ben bile senin namına hiçbir şey yapamam..." Hz. Muhammed S.A.V. (Müslim, İman,89, Hadis no:351)

26/ŞUARÂ-214: Ve enzir aşîretekel akrebîn(akrebîne). Ve en yakının olan aşiretini uyar.

Hak, en büyük vazife olan tebliğ hususunda " Ve en yakının olan aşiretini uyar. “ buyurarak, Allah Resul’ünün, işe akrabalarından başlamasını emretmiştir. Bu ayet indirildiğinde Peygamber Efendimiz ailesinin bütün fertlerini, akraba ve yakın komşularını Ebû Kubeys tepesinde bir yemekte toplamış ve onlara hitaben; Ben şimdi şu dağın öbür yamacında düşman süvarilerinin bulunduğunu ve size saldırmak üzere olduklarını söylesem bana inanır mısınız?" diye sormuştu. Onlar, "evet inanırız" deyince Efendimiz sözlerine şöyle devam etmişti: "Ben şiddetli bir azaptan önce size gönderilmiş bir uyarıcıyım." Bunun üzerine, Ebû Leheb öfkeden yerinde duramaz hâle gelmiş, hâşâ "Ağzın kurusun. Sırf bunun için mi bizi buraya çağırdın?" diyerek hakaret etmişti. Bundan sonra herkes dağılmış ve Peygamberimiz çok üzülmüşlerdi. Bunun üzerine Allahütealâ Peygamberimizi teselli etmek için Tebbet suresini inzal etti.

111/TEBBET (MESED)-1: Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebb(tebbe). Ebu Leheb'in iki eli kurudu ve helâk oldu.

111/TEBBET (MESED)-2: Mâ agnâ anhu mâluhu ve mâ keseb(kesebe). Ona malı ve kazandıkları bir fayda vermedi.

111/TEBBET (MESED)-3: Se yaslâ nâren zâte leheb(lehebin). Alevli ateşe atılacak.

111/TEBBET (MESED)-4: Vemreetuh(vemreetuhu), hammâletel hatab(hatabi). Ve onun, odun taşıyan kadını da.

111/TEBBET (MESED)-5: Fî cîdihâ hablun min mesed(mesedin). Onun boynunda mesedden (bükülmüş liften) bir ip vardır.

"Ebû Leheb'in iki eli kurusun. Kurudu da." mealindeki ayet-i kerimeyi ihtiva eden "Tebbet" Suresi’nin indirilmesiyle teselli olan Efendimiz, Ebû Leheb gibi kimselerin mani olmaya çalışmalarına rağmen Allah'ın emrini yerine getirmiş, her fırsatta aile ve akrabasına da tebliğ ve irşatta bulunmuştu. Bir defasında, kavim ve kabilesine seslenerek şöyle buyurmuştu:

"Ey Kâ'b b. Mürre oğulları! Nefsinizi Allah'tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette sizin adınıza bir şey yapamam! Ey Abdimenâf oğulları! Nefsinizi Allah'tan satın almaya bakın; zira ahirette sizin adınıza bir şey yapmak elimden gelmez! Ey Abdülmuttalip oğulları! Nefsinizi Allah'tan satın almaya bakın; zira ahirette sizin adınıza da bir şey yapamam!"

Efendimiz kendisine en uzak kabile ve oymaktan başlayıp en yakınlarına gelmiş ve "Ey Allah Resulünün halası Safiyye, sen de nefsini Allah'tan satın almaya bak, zira ahirette senin adına da bir şey yapamam!" buyurmuştu. O Safiyye (radıyallahu anhâ) ki, Hazreti Hamza'nın kız kardeşiydi. O Safiyye ki, Allah Resulünün "Havarim" dediği Zübeyr'in anasıydı. O Safiyye ki, Allah Resulünün öz halasıydı. Buna rağmen İki Cihan Serveri, ona da "Sen de nefsini Allah'tan satın almaya bak, zira ahirette senin adına da bir şey yapamam!" demişti. Efendimiz, sözlerini o kadarla da bitirmemişti, son olarak kendi kızı Zügrem dediği ciğerparesi Hazreti Fatıma'ya (radıyallahu anhâ), "Ey Muhammedin kızı Fatıma! Sen de nefsini Allah'tan satın almaya bak; zira ahirette senin adına da bir şey yapamam." demişti. Efendimiz, emri çok iyi anlıyor ve yerine getiriyor; yakınlarından başlayarak hem inzar ediyor, hem de müjdeliyordu. İnzar ederken, ev halkına ve can parçası kızına da söyleyeceğini söylüyordu.

Evet, Allah Resulünün saadet hanesinde sürekli bir haşyet tüter dururdu. Allah Resulünün bakışlarda her zaman cennetlerin güzelliğini veya cehennemlerin korkutuculuğunu görüp hissederlerdi. Namaz kılarken huşu içerisinde O'nun titreyip ürpermeleri, kâh ileriye kâh geriye gidip gelmeleri; O'na bakan herkese Allah'ı hatırlatırdı. İmam Nesaî naklediyor: "Allah Resulü namaz kılarken içinde bir güveç kaynıyor gibi ses duyulurdu." Daima ağlamaklı bir hal ve cezbe ile Allah'a yönelerek namazını öyle kılardı. Peygamber hanesinin sakinleri O'nu hep Rabbinin huzurunda, başı yerde, titreyerek ve irkilerek secde eder vaziyette görürlerdi. Tabii ki, O'nun bu hali bile tek başına bir uyarıydı. Allah'tan çok korkan ve onu sonsuz seven Nebiler Sultanı'nın, hanım ve evlatlarında da aynı huşu vardı. Çünkü Allah Resulü, hep yaşadığını söylüyor ve söylediklerini de davranış biçimleriyle gösteriyordu. "Kişi sevdiğiyle beraberdir." diyen Hazreti Muhammed'i seviyorsanız, yolunda olacaksınız; çünkü ancak yolunda olanlar ötede onun sancağı altında ve şahitliğinde olacaklardır.


Derleme Makalelerim

Raşit Tunca
Schrems,31.12.2022
Hz Mehdinin açacağı siyah livaül hamd sancağı nerede kimde topkapıda mı gerçekten?

Neden Viyana seferi yapılır?  Kara mustafa paşa? neden kara mustafa? neden avusturya viyana seferi? sebeb ne? bunlar ne biliyor du gizli sır avusturya, Avusturya ÖVP partisi neden siyah lar ve siyah bayraklıdır? yani siyah sancak, en son kime verildi? emenet nerede? kim de? karoglan nerede? neden karoglan? neden black ve blackler partisi? ÖVP  ve t a yy ip neden siyahdan turkuaza döndü neyi saklıyorlar?Avusturya da neden yeşiller kırmızılar ve siylar vardır? neden karoglanın bulunduğu yer mavi ve sarıdır? yani yeşili oluşturan iki renk ve viyana seferi ve  yani ik kutsal kanın karıştığı yeri mi temsil ediyor? ha ha haaaaaaaa? hz isa kanıyla sarı kanın birleştiği yer ve  seyyid e  kutsal kana döndüğü yer livaül hamda döndüğü yer ve SPÖ neen Kırmızılar ve türk ve bayrakda birlik kırmızı beyaz avusturya bazrak ve trk bazrak sorular sorular sorular kaooooos? çift başlı kartal ve çift başlı kurdun hikayesi

3 pelerin yada sancak

3 betlehem ve yeşil siyah ve kırmızı Hz Mehdinin kanı soyunu temsil eden

Bunlar ve daha fazlası konuyu açıklayan vazımızda  ve videomuzda saklı

vdeoya buradan bak




Internete buldugum bu konuda makale

Siyah Sancak ya da Sancak-ı Şerîf, Hz. Muhammed’e âit olduğu söylenen ve bugün İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda kutsal emanetler (أمانات مقدسة ) arasında saklanan sancak/bayrak olup, "Alem-i Nebevî", "Alem-i Şerif", "Livâ-i Saadet" ve "Livâ-i Şerif" adlarıyla da anılmaktadır. Hz. Muhammed döneminde, savaşlarda kullanıldığı sıralarda, bu sancak Kureyş’in büyük bayrağına telmîhen ve Kureyşlilerce çok hızlı uçan "tavşancıl" kuşu demek olan "Ukâb" ya da "Uküb" ismi ile anılıyordu. Siyah Sancağın sonradan aldığı yeşil renkten ya da kılıfının da yeşil olmasından dolayı, 18. yüzyıldan itibaren, "yeşil sancak" anlamına gelen "Livâ-î Hadrâ" diye anıldığı da görülmektedir.

D’Ohsson’un kaynaklara atfen bildirdiğine göre, Hz. Muhammed’e ait birçok beyaz ve siyah renkte sancaklar vardı ve bunlardan siyah renkte olanı, Hz. Ayşe’nin kapı perdesi vazifesini görüyordu ki, "Uküb" ya da "Sancak-ı Şerîf" diye tanınan sancak, işte buydu.

Hz. Muhammed döneminde her komutan, savaşlarda askerî bayrak taşıyor ve her biri mızrağı elinde olarak. kendi kıtası başında savaşıyordu. Bizzat Peygamberin iştirak ettiği Bedir Gazası’nda ise, ilk defa Hamza "sancak-ı şerif"i taşıdı; daha sonra Mekke’nin fethi günü bu şerefe Hz. Ali nail oldu. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, halîfe Ebû Bekir de İslâmiyet’in en önemli sembollerinden biri olan bu sancağa karşı büyük saygı göstermişti.

Hicretin 1. yılında kullanılmaya başlanan Hz. Muhammed’in bayrağı, uzun bir mızrağa bağlanmış beyaz biz: kumaştan ibaretti. Hayber Savaşı’na kadar beyaz bayrak kullanılmıştı. Bu olaydan sonra "Rayet" adı verilen siyah sancak yapılmış ve Sancak-ı Şerîf olarak kabul edilmiştir.

Kaynaklardan, Hz. Muhammed’in ünlü bu ünlü sancağının sefer sırasında diğer Arap sancakları gibi bir mızrağın ucuna bağlanarak taşındığı öğrenilmektedir.

İlk dört halîfe zamanında, kumandanlardan ya da yüksek rütbeli emirlerden biri, her tarafta tazim gösterilen bu sancak, dâima ordunun önünde taşırdı. Şam’daki Emevî halîfelerine ve daha sonra da Bağdat ve Mısır’daki Abbâsî halîfelerine geçti.

Siyah Sancağın Yavuz Sultan Selim aracılığıyla halifelikle birlikte Osmanlı devletine geçişi ile ilgili 3 ayrı faraziye vardır. Bunlardan ilki, Memlük büyüklerinden Hayır Bey tarafından Rodos Kuşatması sırasında İstanbul’a gönderildiği, ikincisi I. Selim’in Mısır’ı fethinden sonra beraberinde getirdiği , sonuncusu da Şam’dan getirildiğidir.

Evliya Çelebi tarafından emanetler arasında sayılan sancak-ı şerifin yine Mısır’dan, fakat Kanûnî Sultan Süleyman döneminde getirildiği de söylenmektedir.

-
-
1594’ten sonra İstanbul’a gelen Siyah Sancak, 1595’te artık tamamen Topkapı Sarayı’nda kutsal emanetlerle birlikte korunmuştur. Bu tarihi takiben pâdişâhlar, Sadrazam ve Serdâr-ı Ekrem’lerle birlikte Siyah Sancak, seferlere iştirak ettirilmiştir. Siyah Sancağın seferlerde Vezîr-i Azâm ya da Serdâr-ı Ekrem’e teslimi için büyük törenler düzenlenirdi.Bunun için öncelikle Hırka-i Saâdet’te “Fetih sûresi” okunur, bizzat hükümdar tarafından alınan sancak arz odasına getirilir, orada “Yasin sûresi” okunarak yaşlı gözler, dua ve niyazlarla ordu başkumandanına teslim edilir, savaştan sonra da aynı merasimle yerine konurdu. Sadrazam Sancak-ı Şerif ile sefere çıkınca zülüflü baltacılardan 30’u, bu sancağın altında Kurân-ı Kerîm okurdu.

Zamanla Sancak-ı Şerif eskiyince, devlet-i Âliye’de aslına göre 3 sancak işletilmiş ve Sancak-ı Şerif parçaları, bunların üzerine konmuştur. Bunlardan biri Hırka-i şerîfle beraber sefere götürülür, ikincisi Hazine-i Amire’de, üçüncüsü yine hazinede saklanırdı.

Sancak-ı Şerif Sandığı pek müzeyyendi. Sancak, sandığa konurken Kurân okunur, dua edilir, buhurdanlıklarda amber ve sarı sedir ağacı yakılırdı. Her seferde Sancak-ı Şerif ile birlikte "Sancak-ı Şerif Şeyhi" denilen bir görevli ile "evlâd-ı peygamberi"den Peygamber soyundan) bir kısmı sefere gider Sancak-ı Şerif serdarı ve sadrazâmın önünde Fetih suresi okurlardı. Sefer dönüşü Pâdişâh, Sancağı Davutpaşa sahrasında karşılardı.

1593’te Avusturya seferi münâsebetiyle Şam yeniçerileriyle birlikte ilk defa teberrüken (zafer kazanılmasına vesile olur düşüncesiyle) savaş alanına gönderilmek üzere, getirtilip, Gelibolu yoluyla orduya, Sadrâzam ve Serdâr-ı Ekrem Koca Sinan Paşa’ya gönderilmişti ki, İstanbul’a uğratılmadan gönderilmiş olması, ordu mensuplarını gücendirmiş, kendilerine itibâr edilmediğini, aynı zamanda Siyah Sancağa da hürmet gösterilmemiş olduğunu iddia etmelerine sebep olmuştu. Siyah Sancak, bu yüzden ertesi yıl İstanbul’a getirtilip oradan Macaristan’daki savaş alanına gönderilmiştir. Böylece 2 yıl boyunca Şam’dan İstanbul yoluyla cepheye ve kış münâsebetiyle de tekrar aynı yoldan Şam’a gittikten ve gidiş-gelişinde hazînede saklandıktan sonra, 1595 senesinde seferden dönüşte "Enderûn-ı Hümâyûn"da alıkonulmuş ve bir daha Şam ‘a gönderilmeyerek, saraydaki emânetler arasında muhâfaza edilmiştir. Bu tarihten sonra pâdişâhlarla ve onlar sefere gitmedikleri zaman sadrâzam ve serdâr-ı ekremler ile beraber, sancak-ı şerifin sefere gönderilmesi âdet olmuştur.

Ayrıca Sancak-ı Şerif Osmanlı Devleti’ne karşı çıkan isyanları bastırmak için de kullanılırdı 2. Mahmut, 1826 yılında yeniçeri ocaklarını kapattığı "Vaka-i Hayriye" sırasında Sancak-ı Şerif’in açılmasını emretmiş, sancağın simgesel önemi İstanbul halkının pâdişâhı yeniçerilere karşı desteklemesinde büyük bir rol oynamıştı. İsyancılar yeni talimi istemiyordu. İstekleri kabul edilmedi ve katledilmelerine fetva verilerek, Siyah Sancak çıkarıldı. Halk da Siyah Sancağın altına çağrıldı. Bu olaylar sonucunda yeniçeriler tam manasıyla darmadağın edildi.

Benzer şekilde, 1687’de, 4. Mehmet’i hâl eden kapıkulu ocaklarının İstanbul’da yaptıkları taşkınlıklar tahammül edilmez bir hâle gelince, hükümet, Siyah Sancağı çıkarmak ve bir işaret bekleyen halkın yardımını sağlamak suretiyle, olayı bertaraf etmiş ve bu olayın sorumlularını da cezâlandırabilmişti.

Bu gibi isyanlarda yeniçerilerin: “Yeniçeri olanlar Etmeydanı’nda kazan başına gelsin!” diye bağırmalarına karşılık, pâdişâh ve hükümet taraftarları da: “Ümmet-i Muhammed’den olanlar, Sancak-ı Şerif’in (Siyah Sancağın) altında toplansın!” diye bağırırlardı.

-
-
Hâkim olan inanca göre, 7 yaşından 70 yaşına kadar her Müslüman’ın Siyah Sancağın altında toplanarak cihâda katılmaları farzdı ve bu cihâd, devletin emniyet ve bekasını tehlikeye sokan iç düşmanlara karşı da gerçekleştirilebilirdi. "Sancak-ı Şerif çıkarmak" demek, herkesi savaşa davet etmek demekti. Yani Siyah Sancak, bütün Müslümanları, bütün milleti bir araya toplayan bir simgeydi. Pâdişâh sefere gittiğinde halifelik alameti olarak Siyah Sancağı da yanında götürürdü. Hz. Muhammed’in sancağının kendileriyle birlikte olduğunu gören askerler, büyük bir heyecanla savaşırlardı.

2. Mahmut tarafından Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’ye mahsus olarak üzerinde kelime-i şehâdet veya fetih âyetleri bulunan siyah bayraklar yaptırıldı. Siyah rengin tercihi, Hz. Muhammed’in "Ukab" isimli Siyah Sancağının rengini taklitten ileri geliyordu.

Topkapı Sarayı’nın, arz odası karşısındaki kapısı önüne dikilen sancağın dikildiği yere kimsenin ayak basmaması ve bu suretle hürmetsizlik gösterilmemesi, 2 Meşrûtiyet’e, kadar sağlanmış ve bunu temin için bu yerde nöbetçiler bekletilmişti. Şimdi burada, bu yerin hâtırasını muhafaza eden bir taş bulunmaktadır.

Medine-i Münevvere’de Sancak-ı Şerif’in çıkarılması ve Cihad fetvasının okunması münasebetiyle yapılan miting.
Medine-i Münevvere’de Sancak-ı Şerif’in çıkarılması ve Cihad fetvasının okunması münasebetiyle yapılan miting.
Osmanlı imparatorluğunun Siyah Sancak’tan en son istifâde etmek istediği savaş, 1. Dünya Savaşı olmuş ve bu savaşta Siyah Sancak çıkarılmak suretiyle “Cihâd-ı Ekber” (Büyük Cihad) ilân edilmişti.

Hayber Savaşı’ndan sonra siyah renkte kabul edilen Siyah Sancağın zamanla yıpranması sonucunda, parçaları üç ayrı sancak üzerine dikilerek korunmasına devam edilmiştir. Zamanla yıprandığından yeşil ipekli bir kumaş üzerine yerleştirilmiş şekilde bir sandukada muhafaza edilmektedir. Yeşil renkli kanfes torba içerisindedir. Siyaha yakın renkte yünlü kumaştan olup çürümüş parçalar bulunmaktadır. Bu parçalardan bazılarının üzerine sonradan dikilmiş yaldızlı yazı eserleri görülmektedir.

Sancağın yeşil torbasından dolayı halk arasında kendisinin de yeşil olduğu inancı yaygındır. Halbuki Hz. Muhammed’e ait sancaklar içinde yeşil yoktur. Yeşil olan sancak sonradan yapılmış, üzerine teberrüken asıl sancaktan bazı parçalar dikilmiştir.

Yeni sancak, 0.38 x 1.13 metre ebadında yeşil kumaştan olup yarısına yakın kısmı iki katlıdır. Üzerine sırma ile "Nasrun minallâhi ve fethun karîb" ile "Allah", "Muhammed" ve Aşere-i Mübeşşere’nin adları işlenmiştir. Sancak-ı Şerif, 1730 yılına kadar Eyüp Sultan Türbesi’nde muhafaza edilirken bu tarihte ortaya çıkan Patrona isyanında asilerin ele geçirme isteği üzerine derhal Topkapı Sarayı’na kaldırılmıştır

Derleme Makale
Rasit Tunca
Schrems, 30.12.2022

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)